Batı tarafında çatışmalar durduktan sonra Sultan, yönünü tekrar Anadolu’ya çevirdi. Özellikle babası Sultan Mesud’un ilk dönemlerinde adeta Selçuklular’ın başına dert olan Danişmendli Beyliği’nin tamamen icabına bakmanın zamanı gelmişti. Nitekim Kılıç Arslan, çok geçmeden Malatya’ya sefere çıktı. Dört ay süren kuşatmanın ardından şehir, 25 Ekim 1178 tarihinde aman verip teslim oldu.
Bir yıl sonra rivayete göre Artuklular, Danişmendliler’in ortadan kaldırılmasından büyük rahatsızlık duydular ve Nureddin Mahmud’dan sonra Mısır ve Suriye hükümdarı olan Selahaddin Eyyubi’ye durumu bildirerek ondan kendilerini himaye etmesini talep ettiler. Selahaddin, ülkesinin çıkarlarına uyan bu durumu fırsat bilerek kabul etti. Haberi alan Kılıç Arslan, Selahaddin’e elçi gönderip vaktiyle Nureddin’in işgal ettiği Ra’ban’ın geri verilmesini talep etti. Tahmin edersiniz ki Eyyubi hükümdarı, bu talebi şiddetle reddetmiştir. Bu olay 1179 yılında meydana geldi. Aynı yıl Selçuklu Sultanı, Ra’ban üzerine ordusunu gönderdi. Ancak Selahaddin’in, yeğeni el-Melikü’l-Muzaffer Takiyüddin Ömer komutasında gönderdiği ordu, Selçuklular’a karşı galip geldi.
1180 yılına gelindiğinde Kılıç Arslan, Artuklu Beyi Nureddin Muhammed b. Kara Arslan’ın elinde olan Hasankeyf üzerine yürüdü. Kara Arslan, Selahaddin’in himayesindeydi. Bu olay üzerine Selahaddin, Kılıç Arslan’a karşı oldukça öfkelenmiştir. Önce bir dizi müzakere yapıldıysa da netice alınamayınca Eyyubi hükümdarı, bizzat Selçuklu ülkesi üzerine sefere çıkma kararı aldı. Bunu haber alan Kılıç Arslan, işlerin daha fazla kendi aleyhine bozulmaması için veziri İhtiyarüddin Hasan’ı elçi olarak gönderdi. Kaynakların belirttiğine göre oldukça kararlı olan Eyyubi hükümdarını, Selçuklu veziri ne yapıp edip ikna etmeyi başarmıştır. Taraflar arasında antlaşma sağlanmış ve birlikte Ermeniler’e karşı sefer tertip edilmiştir.
Şimdi o devirdeki Ermeni siyaseti hakkında çok kısa bir bilgi verelim. Kilikya’da hüküm süren Ermeni prensi Mleh, kendi zamanında İslam devletlerine karşı uyumlu bir siyaset takip ediyordu. Ancak o bir şekilde katledildi ve yerine III.Rupen (1178-1187) geçmiştir. Rupen, sulhu bozarak Çukurova’ya giren Türkmen boylarına haksız yere saldırdı ve bir kısmını katletti. İşte bu olaylardan sonra Sultan Kılıç Arslan ve Selahaddin Eyyubi, birlikte Kilikya’ya doğru hareket etmişlerdir. Rupen, onlara karşı koyamayınca ellerindeki esirleri serbest bıraktı, aynı zamanda yüklü miktarda para verip barış istedi. Ermeni prensi bu şekilde itaat altına alınmış ve bölgede sükûnet sağlanmıştır.
Bu tarafta olaylar vuku bulurken biz tekrar Batı’ya dönelim. İmparator Manuel, İstanbul’a döndükten sonra antlaşma şartlarının tamamını yerine getirmemişti. Bundan dolayı Selçuklu Sultanı, “Atabey” adındaki emirinin kumandasında ordusunu onun üzerine sevketti. Aydın’a kadar olan Bizans yerleşkeleri yağma edildi, ancak Emir Atabey, şiddetli çarpışmaların birinde şehit oldu. Ancak fetih ve gaza hareketleri devam etti. 1180 yılında İmparator’un ölümünden itibaren Alaşehir, Eskişehir, Kütahya, Uluborlu fethedildi. Antalya da kuşatıldı fakat ele geçirilemedi. Tam bu yıllarda İran ve Horasan tarafında hüküm sürmekte olan Büyük Selçuklu Devleti, parçalanma süreci içindeydi. Sultan Sencer, yoğun çabalarıyla ülkeyi ayakta tutmaya çalıştıysa da önce Karahitaylara, daha sonra da Oğuzlara yenilmişti ve onun ölümünden sonra Mikailoğulları(Büyük Selçuklu) yıkıldı. Bu sebepten dolayı, Türkistan tarafından Anadolu’ya doğru yeni Türkmen kitleleri dalga dalga göç etmeye başladı.
SULTAN KILIÇ ARSLAN’IN ÜLKEYİ OĞULLARI ARASINDA PAYLAŞTIRMASI
1186 yılına geldiğimizde Sultan Kılıç Arslan’ın artık yaşlanıp takatten düştüğünü görüyoruz. Zira bu zamana kadar onun saltanatı başarılı olduğu kadar yorucuydu da. Bilindiği üzere eski Türk töresine göre “ülke, hanedanın ortak malı” olarak kabul ediliyordu. İşte bu sebeplerden Sultan, ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırdı.
- Kutbeddin Melikşah: Sivas ve Aksaray meliki oldu.
- Rükneddin Süleymanşah: Tokat ve yöresine meliklik etmeye başladı.
- Nureddin Sultanşah: Kayseri ve yörelerinin meliki oldu.
- Mugiseddin Tuğrulşah: Elbistan meliki oldu.
- Muizzeddin Kayserşah: Malatya meliki oldu.
- Muhyiddin Mesud: Ankara, Çankırı, Kastamonu ve Eskişehir’in meliki oldu.
- Gıyaseddin Keyhüsrev: Bu isme dikkat edin. Uluborlu ve Kütahya’ya meliklik etmeye başladı.
- Nasrüddin Berkyarukşah: Niksar ve Koyluhisar’ın meliki oldu.
- Nizameddin Argunşah: Amasya meliki
- Arslanşah: Niğde meliki
- Sencerşah: Niğde ve güney uç bölgesinin meliki
Bu şekilde ülkede aşağı yukarı federasyon şeklinde bir yönetim hâkim oldu. Kılıç Arslan, Konya’da Sultanü’l-Azam olarak oturmuş, oğulları ise dışişlerinde ona tabi, kendi içinde ise bağımsız birer yönetici olarak hareket etmişlerdir. Şöyleki; her melik kendi adına hutbe okutup para bastırıyor, yaptırdıkları mimari eserlere kendi adına kitabe yazdırıyor, komşu ülkelerle bile siyasi ilişkilere girebiliyorlardı. Aslında dışişlerinde bile sanki Sultana bağlı değil gibiydiler. Kılıç Arslan’dan bir tek farkları varsa o da “Sultan” unvanını kullanamıyor olmalarıydı. Türkiye Selçukluları, kendi içinde böyle 11 farklı eyalete ayrılmış olsa bile fetihler tüm hızıyla devam etti. Bizans’a karşı Batı sınırları korundu.
DEVLETİN İDARİ YAPISININ ZAMANLA DEĞİŞİME UĞRAMASI
Şimdi. Miryokefalon Zaferi’nden sonra Selçuklular rahat bir nefes almış, Anadolu’daki muhalifler bertaraf edilmişti. Güneydoğu tarafında ise Sultan’a rakip olabilecek bir tek Selahaddin Eyyubi kalmıştı. Ancak Türkiye Selçuklu Devleti kurulduğundan beri iki sefer fetret devri yaşadığı için bir türlü istikrarlı olamamıştı.
Özellikle Miryokefalon Zaferi’nden sonra devlet, yavaş yavaş istikrarın tam anlamıyla sağlanması için merkeziyetçi olmaya başlamıştı. Tabi bunun neticesinde birçok sorun ortaya çıktı. Türkler, tarih boyunca merkeziyetçi bir devlet yapısı ve yerleşik hayata alışık değillerdi. O güne kadarki kurulan Türk devletleri, boy birliği esasına göre örgütlendikleri için zaman zaman beyler, kendi aralarında güç mücadelesine giriyor ve bu, devletin zayıflamasına neden oluyordu. Bir başka sorun, dış ülkelerden biriyle antlaşma imzalanacağı zaman sadece sultanın onayı yeterli görülmeyerek beylerden de antlaşmanın yürürlüğü konusunda garanti isteniyordu. Bu vaziyette açıkça sultanın hükümdarlığı zedeleniyordu. Nitekim İmparator Manuel Komnenos, 1176 yılı ülkesine dönüşünde, Sultan’ın emrine rağmen Türkmenlerin saldırısından kurtulamamıştı.
İşte bu vaziyet yüzünden Türkmenler, yavaş yavaş sistemin dışına çıkarıldı ve devlet içinde daha az söz sahibi oldular. Anadolu’ya göç eden İranlılar, özellikle sivil bürokraside kullanıldı. Gulam sistemi geliştirildi ve özellikle askeri kadrolara buradan devşirilenler alındı. Türkmenler ise uçlara doğru kaydırıldı. Bu durumda onlarda hem fetihlerine devam ettiler, hem de alışık oldukları hayat tarzıyla yaşamaya devam ettiler.
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK KAYNAKLAR:
Bezer, Öğün, Gülay. Türkiye Selçuklu Tarihi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir
Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken Neşriyat
Sevim A. , Türkiye Tarihi, Fetih, Selçuklu ve Beylikler Dönemi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989
